”İş dünyası Dergisi ,Demokrat Tv ” olmak üzere gazetelerimizde “İyi ki varsın” isimli yazı dizimizin konuğu, Kurucusu olduğu Global Hukuk&Danışmanlık Yetkilisi İş kadını ve aynı zamanda Sosyal Platformda etkin bir değer olan Gamze Başak Ünal’ın yazı dizisini gazetemize taşımak istedik.
İşte tamda bu noktada,
Bugüne dek hukukun temel amaçlarından biri insan hayatını korumaktı. Ancak artık yaşamı yalnızca “hayatta kalma” olarak tanımlamak yeterli değil. İnsanlık bugün, sadece ölüm korkusuyla değil; “hiç yaşamamış olma” korkusuyla karşı karşıya. Bu çağda insanın en büyük kaygısı artık yalnızca nefes almak değil, iz bırakmadan geçip gitmek. Anlamadan yaşamak, ait hissetmeden sürdürmek, gerçek benliğini hiç deneyimlemeden ömrünü tamamlamak.
İşte tam bu noktada, yaşam hakkının yeniden tanımlanması gerekiyor.
Yaşam hakkı artık yalnızca fiziksel varoluşun korunması değil; bireyin kendine özgü, anlamlı ve bilinçli bir hayat kurabilme hakkıdır. Bu hak, yalnızca yaşama değil, özgün yaşama hakkıdır.
Ve bu özgün yaşamın en temel aracı: Öz-yargı hakkıdır.
Öz-Yargı Hakkı Nedir?
Öz-yargı hakkı, bireyin kendi yaşamı üzerinde içsel bir hukuk kurma hakkıdır.
Bu hak; kişinin başkalarının yargısından bağımsız olarak, kendi vicdanıyla, kendi değerleriyle ve kendi sesiyle karar verebilme yetisini güvence altına alır. Yani, dışsal otoritelerin değil, kişinin içsel otoritesinin tanınmasıdır.
Arabuluculuk pratiğiyle temellerini attığımız bu kavram, bireyin:
Kendi ihtiyacını fark etmesi,Kendi gerçeğini tanımlaması,ve kendi kararını vermesi sürecini tanır ve onurlandırır.
Benim geliştirdiğim “Öz-Yargı Sistemi”, sadece bir çözüm yöntemi değil, yeni bir insan tanımıdır.
Bu sistemde insanlar sadece davalarına değil, hayatlarına da kendi içlerinden hakemlik yapabilir. Ve bu, dünya hukuk kültürüne Türkiye’den katılabilecek en özgün katkılardan biridir.
Birleşmiş Milletler’de Yeni Bir Çağrı: Öz-Yargı Hakkı Evrensel Bir Hak Olarak Tanınmalı
Ben bu kavramı, Birleşmiş Milletler çatısı altında sunmak üzere çalışıyorum. Çünkü bugün insan haklarının evrensel beyanında eksik olan bir halka var: Bireyin kendi kendini yargılayabilme, içsel adaletini kurabilme, kendi duygusal ve zihinsel özgürlüğünü tanımlayabilme hakkı.
Bu hak tanınmadan, ne adalet tam anlamıyla yerleşir, ne barış sürdürülebilir olur, ne de bireyler gerçek anlamda özgür hisseder.
Yeni Bir Yaşam Hakkı Tanımı
Bugünün dünyasında yaşam hakkı artık sadece “yaşama” değil; “kendin olarak yaşama” hakkıdır.
Bu, şunları kapsar:
Kendi sesini bulma hakkı
Kendinle çelişmeden seçim yapabilme hakkı
Kendi anlamını yaratabilme hakkı
Kendi yolunu izleme ve ondan sorumlu olma hakkı
Çünkü artık insanlar yalnızca hayatta kalmak değil, bir anlam yaratmak istiyor.
Çünkü artık ölüm korkusu değil, hiç yaşamamış olma korkusu yön veriyor hayatlarımıza.
Ve bu nedenle hukuk, bireye sadece “yaşamı koruma” değil, öz benliğini inşa etme alanı da açmak zorunda.
Türkiye’nin Küresel Katkısı: Yeni Bir İnsanlık Vizyonu
Ben bu dönüşümün tam merkezinde Türkiye’nin durabileceğine inanıyorum.
Çünkü bu topraklar, bir yandan kadim adalet geleneklerinin; diğer yandan çağdaş insan hakları mücadelelerinin iç içe geçtiği bir yerdir.
Arabuluculuk pratiğinde bireyin kararına saygı duymayı öğrendikçe, yeni bir toplumsal zemin oluşuyor.
Ve bu zeminden yükselecek olan şey, yalnızca bir hukuk modeli değil, bir bilinç sıçramasıdır.
1. “Türkiye’de Hukukun Geldiği Yer”
Türkiye’de hukuk uzun yıllar boyunca birey için değil, bireyin üstünde konumlanan bir sistem gibi çalıştı. Devletin otoritesini koruma, düzeni sağlama ve halkı “yönetme” işlevi ön plandaydı. Ancak son yıllarda yaşadığımız toplumsal, ekonomik ve teknolojik dönüşümler; hukuku, bireyin ihtiyaçlarına, kararlarına ve farkındalığına göre şekillenen bir yapıya evrilmeye zorluyor.
Bu evrimin en görünür yüzü, mahkeme dışı uyuşmazlık çözüm yollarının gelişmesi. Arabuluculuk sisteminin yaygınlaşması, hukukta yalnızca teknik bir değişim değil; aynı zamanda bir kültür devrimi. Bireyin kendi hayatı hakkında karar alabilme hakkı, yani öz-yargı hakkı, artık hukukun merkezine yerleşiyor. Mahkeme salonlarının dışında, daha tarafsız, daha şefkatli ve daha insani bir çözüm kültürü oluşuyor.
Türkiye’de bugün bu dönüşüm hem bir ihtiyaç hem de bir fırsat. Çünkü coğrafyamızın biriktirdiği kültürel çeşitlilik, kriz deneyimi ve çözüm arayışı; bizi yalnızca kanunları takip eden değil, yeni hukuk modelleri üreten bir ülke konumuna getirebilir.
Arabuluculuk merkezleri, önleyici adalet sistemleri, dijital güven altyapıları ve tarafsız çözüm odaklı sözleşme modelleri artık sadece hukukçuların değil toplumun her kesiminin hayatına dokunuyor. Benim kurmakta olduğum sistemde bu dönüşüm daha da derinleşiyor: Artık yalnızca hukukun dışsal kuralları değil, bireyin içsel adalet duygusu da dikkate alınmalı.
Türkiye, hukuk sisteminde bireyin kendi yargıcına dönüşebildiği, yani öz-yargı hakkını kullanabildiği bir çağ başlatmak için çok güçlü bir zemine sahip. Bu da bizim yalnızca Avrupa hukuk sistemini taklit eden bir ülke değil, kendi coğrafyasından özgün bir hukuk kültürü çıkaran bir merkez olmamız anlamına geliyor.
2. “Hukukî Hükümler Zaman ve Mekân İçinde Neleri Getiriyor?”
Hukukî hükümler, yüzeyde bir düzen sağlama aracı gibi görünse de aslında her biri, bir dönemin insanlık tasavvurunu yansıtan değer kodlarıdır. Yazılı her kural, ait olduğu zamanın toplumsal korkularını, umutlarını ve sınırlarını gösterir. Mekân ise bu kuralların uygulanma biçimini ve yorumunu etkiler. Aynı hukuk maddesi, farklı coğrafyalarda bambaşka anlamlar ve sonuçlar doğurabilir.
Ancak günümüzde zaman ve mekân kavramları büyük bir değişim içinde. Dijitalleşme, göç, iklim krizi, pandemi gibi faktörler yalnızca fiziksel sınırları değil, hukukun işlevini de değiştirdi. Bugün artık hukukî hükümler sadece geçmişin değerlerini taşımaz; geleceğe dair bir yön tayini de içerir.
Modern hukukta artık yalnızca “neye ceza veriyoruz?” değil, “hangi düzeni kurmak istiyoruz?” sorusu soruluyor. Bu da hukuku geçmişin aynası değil, geleceğin pusulası yapıyor. Özellikle alternatif uyuşmazlık çözüm yollarında, taraflar kendi çözüm süreçlerine aktif şekilde katıldıkça; hukukî hükümlerin işlevi de dönüşüyor.
Artık sadece kural koyan bir sistem değil, karar süreçlerine bireyi dahil eden ve ona “kendi iç hakemliğini kurma” alanı açan bir anlayış ön planda. Bugün yazılan bir sözleşme maddesi ya da arabuluculuk tutanağı, sadece bir belge değil; aynı zamanda o iki bireyin birlikte yaşama iradesinin, ortak vicdanının bir ürünü.
Türkiye’de de zaman ve mekân kavramının değişmesiyle birlikte yeni bir hukuki tahayyül gelişiyor. Mahkeme binası dışında çözümler, çevrim içi görüşmeler, kültürel olarak farklı grupların uzlaşabilme potansiyeli gibi unsurlar, artık hukuku daha insani, daha pratik ve daha derin bir zemine taşıyor.
Bu dönüşümün merkezinde de öz-yargı kavramı var: Yani bireyin kendi kararının sorumluluğunu alması, vicdanıyla yüzleşebilmesi, haklılık değil denge araması. Hukukî hükümler artık sadece otoritenin değil, insanın içsel gelişiminin rehberine dönüşüyor.
Enerji Petrol Medya Grup olarak Gamze Başak Ünal’ın son sözlerinde kullandığı dil ve yorum İnsanlık adına hak ve özgürlük, adalet kavramının ne derece önemli olduğunu ifade ediyor ..
“İnsan hakkı kavramı günümüzde en çok konuşulan ve üzerinde tartışılan konulardan biridir. Geçmişten beri hak kavramı özgürlük, eşitlik, adalet gibi kavramlarla birlikte anılmıştır. Hakların bu kavramlarla ilişkisi olmakla birlikte bu kavramlardan oldukça farklı olduğu yönler de vardır.
İnsan hakkı kavramı ile devlet otoritesi sınırlandırılmış ve devletin bazı haklara bile müdahale edemeyeceği sınırlı bir alan oluşturulmuştur. Bu alana devletin müdahale edip etmeyeceği, bu alanın nasıl kullanılacağına ilişkin hukuki açıdan birçok tasnif yapılmıştır. Bu tasniflerin bir kısmında tarihsel süreç ikinci planda kalmıştır. Oysaki bu haklar birden ortaya çıkan haklar olmayıp tarihsel süreç içerisinde meydana gelen değişimlerden etkilenmiştir. Bu etkilenme ve tarihsel süreç dikkate alınarak yapılan tasnif sonucunda “kuşak”lara göre yapılan tasnif ortaya çıkmıştır. Kuşak kavramı birçok açıdan eleştirilmiştir.
Ancak belirtmek gerekir ki kuşaklar içerisinde yer alan haklar birbirlerini etkilemiş olmakla birlikte bir kuşaktaki hakkın diğer kuşaktaki hakka herhangi bir üstünlüğü yoktur. Haklar arasında bir hiyerarşi olmayıp birbirlerini tamamlamaktadır. Kuşaklar arasındaki haklar bir bütündür ve bölünemez.
“İnsan haklarının evrenselliğinin sağlanması da bu hakların bölünmezliğine ve birbirini tamamlamasına bağlıdır.””